Arnavutluk : Tiran & Durres / Başak Köse

 

 

Arnavutluk’un başkenti Tiran’a yapacağımız seyahat Pegasus Havayolları’nın yarım saatlik rötarından sonra başladı. Yaklaşık bir saat yirmi beş dakika süren yolculuk sonunda kaptan pilotumuzun bizleri zıplatarak imiş yapmasından dolayı Tiran’a hoş geldiğimizi 🙂 anladık. Önceden yapmış olduğumuz taksi rezervasyonu ile 30 dakikada şehir merkezinde yer alan ve ülkede pek çok benzin istasyonu olan uluslararası bir şirketin satın aldığı @maktiranahotel ‘e ( Eski Sheraton )  ulaştık. Otel girişi pek çok ülkedeki gibi 14.00’da yapılabileceği için sakin ve dinlendirici şekilde dekore edilmiş lobide bir saat kadar telefonlara takıldık. Otele doğru ilerlerken şehre ait izlenimlerimiz de oluşmaya başladı. Buraya gelip gören herkesin söylediği gibi şehir biraz bakımsız, resmi binalar ve alışveriş merkezlerinin dışında gelir seviyesinin düşük olduğu konutların bakımsızlığından ve yapılaşmadan belli oluyor. Temmuz ayında olmamıza rağmen tarım arazilerinin yeşil olması görüntünün göze daha hoş görünmesine sebep oluyor, Tiran’ı çevreleyen büyük ve yüksek sıra dağlar iklimin daha yağışlı olmasını sağlıyor demek ki. Pek çok Türk firmanın yol boyunca göze çarpması, acaba Türkiye’de bir şehre mi geldik diye düşündürmedi değil.

Gecikmeli yemeğimiz için şehirdeki gezilecek yerleri araştırırken öğrendiğimiz ve otele de yürüme mesafesinde olan Blloku bölgesinde ilerlemeye başladık, Nene Tereza Meydanından ilerledikten sonra Rruga Abdyl Frasheri’ye ( Abdyl Frasheri Caddesi) boyunca yürüdük ve sizler için rastgele bir markete girip hiç yabancısı olmadığımız kahvaltılık ve sıcak içecek bölümlerinin fotoğraflarını çektik. 1Euro 126 Lek idi biz gittiğimizde, gerisini siz hesaplarsınız artık ancak eskiden olduğu gibi çok da ucuz olan bir yer olmadığını düşündük biz.

 

 

 

Markete girip yiyecekleri de gördükten sonra iyice acıkmış olduğumuzu fark ederek The Rooms Bar&Bistro’da iki kişi pizza yedik ve birer içecek aldık (850 lek). Şehre gelirken duyduklarımız kendini doğrular gibi önümüze bir İtalyan pizzası menüsü koydular hemen. Çok da riske girmeden söylediğimiz 4 peynirli pizza son derece lezzetliydi.

 

 

 

Yemek sonrası dönüşümüzü Rruga Ismail Qemali (İsmail Qemali Caddesi) üzerinden yaptık ve yine aynı adla anılan parkta Komünist dönemden kalan ve hala korunan beton kontrol noktalarını (Postbllok) gördük. Bu kontrol noktasının hemen yakınında İsmail Qemali’nin heykeli de görebilecekleriniz arasında.

Para bozdurmak için otelin hemen altında yer alan bankaya gittik (bu arada aklınızda bulunsun bankalar 15.30 ya da 16.00’a kadar açık) ancak dövizimizi bozduramadık, onun yerine Exchange office daha önce Arnavutluk’ta bankadan para bozdurmayanlar için daha iyi bir seçenek, özellikle Blloku çevresinde de bol bol var.

Şehrin en canlı yeri ve turistik yeri olan Bloku bölgesini dolaşmaya akşam da devam ettik. Araştırmalarımızda öne çıkan Era Restaurant’ta saat 21.00 itibariyle boş yer olmadığı için rotamızı gezerken gördüğümüz Artigiano isimli İtalyan restoranına çevirerek nefis birer tabak ıspanaklı ve ricotta peynirli ravioli ile porcini mantarlı tagliatella ile karnımızı doyurduk(1600 lek). Yemek sonrası restoran ve kafelerin bolca bulunduğu   Rruga Ibrahim Rugova (İbrahim Rugova caddesi)’nde yine bir İtalyan tatlıcısı Cioccolat Italiani Tirana’ya giderek bizi lezzetin doruklarına çıkarak bir tiramisu ile o kadar da beğenmediğimiz kremalı ve beyaz çikolatalı limonlu kekin tadına baktık (700 lek).    Tatlının ardından enerjimizi yürüyerek harcamak için pek çok sitede önerilen İsmail Qemali Caddesinden yer alan Radio Bar’a şöyle biz göz attık. Hafta içi bir gün ve saat geç olduğu için mekân kapanmak üzereydi ve etrafın temiz olmaması bizi içeride bir şeyler içmekten alıkoydu ancak mekandaki objeler ve dekorasyon, eski objeleri sevenler için oldukça ilgi çekici olabilir.  Yine önerilen yerlerden biri olan Whisky’de ise çalışanlar pek ilgisizdi (gün ve saat konusunu yine dikkate almak gerek tabii). Bu mekânda ve pek çok başka barda bir içecek menüsü yer almıyor bu sebeple ya neyi, nasıl hazırlayacaklarını bilemeden risk alacaksınız ya da çok bilindik şeyleri tercih edeceksiniz. Hafta içi pek çok mekânda saat 23.00’dan sonra müzik sesi kısılıyor. Bolca nargile servisi yapan yer var. Gençler 90’ların Türkiye’sindeki gibi lüks otomobiller ile sokakları turluyorlar. Kafelerin bazılarında internet yok, pek çoğunda da iyi çekmiyor.

Ertesi gün otelimizdeki lezzetli ve bol seçenekli kahvaltıdan sonra şehir merkezindeki turistik yerleri gecelim ve biraz da Tiran haklının standartlarından çok uzaklaşmadan çevreyi gözlemleyelim diye otelimizden otobüs ile şehir merkezine nasıl gideceğimizi öğrenerek (Nene Tereza meydanından 10-15 dakikada bir şehir merkezine giden otobüsler geçiyor) yolculuğa başladık. Eskiden Türkiye’de olduğu gibi bir biletçi görevli ön ya da orta kapıdan otobüse binen yolculara 20 Lek karşılığında birer bilet veriyor. Rastgele ara duraklardan birinde bir başka görevli ise otobüse binerek biletli yolculardan birkaçını rastgele kontrol ediyor ve hemen iniyor.

 

Ulusal Tarih Müzesi

Bizim seyahat ettiğimiz Temmuz 2018’de şehir merkezindeki Hacı Edhem Bey Camii ve Opera binasında tadilat-dış cephe çalışmaları vardı. Bu sebeple Saat Kulesi, Ulusal Tarih Müzesi ve İskender Bey Meydanı’ndaki İskender Bey heykelini görebildik. Tüm bu yerleri gezmek yaklaşık yarım gününüzü alır.

Ulusal Tarih Müzesi

 

Ulusal Tarih Müzesi’nde çok iyi korunmuş ve etkileyici birkaç parça vardı. Bunlardan ilki MÖ 7000-3700 tarihleri arasına ait kazılarda çıkan çekiç, minik heykelcikler ve minik kaplar, MÖ 3700-3100 yılları arasında kullanılan küp ve bardaklar, MÖ üçüncü yüzyıldan kalan ve Apoloni’den çıkarılan bir stela (dikili taş, taş anıt), Helenistik döneme ait MÖ dördüncü yüzyıldan kalan ve 1929’da Saranda’dan çıkarılan, mermerden yapılmış Apollo Tanrısı (Güzellik, Güneş, Şifa, Sanat, Adalet ve Hayvan Hakları koruyucusu Tanrısı), tek parça olarak çıkarılabilen Kumandan Bato heykeli, MS altıncı yüzyıldan kalan, 1979’da bulunan kare şeklinde ve toprak tonlarındaki bütün parçalarına ulaşılmış, üzerinde hıristiyanlığı temsil eden balık ve meyve sembollerinin bulunduğu Mesaplik Mozaiği, devasa İskender Bey Heykeli (Osmanlı’nın iç oğlanlarından biri olan ve Morova Muharebesi esnasında kaçarak sancak beyi olduğunu ilan ettikten sonra Osmanlı’nın Arnavutluk’a yerleşmesini engellemiş ulusal bir kahramandır), Arnavutluk’un tarihindeki önemli isimlerin heykeli.

Ulusal Tarih Müzesi

Gezerken dikkatimizi çeken konulardan biri de resmî binaların üzerindeki tabelaların oldukça küçük tutulmuş olması ya da hiç olmaması. Hangi binanın ne olduğunu anlamak güç, Google map bir şekilde yardıma yetişse de fiziki olarak Avrupa’da yer alan bir ülkenin başkentinde bazı temel binaların üzerinde ya da yollarda İngilizce gibi daha uluslararası dilde bir şeyler görmek istiyor insan tabii.

 

Müze sonrası arasında yer alan Lena Irmağı’nın iki yakasında bulunan Deshmoret e Kombi ve Bajram Curri Bulvarları’nda yürüdük, Tiran’ı Avrupa şehirlerine en çok benzettiğimiz yer de bu bölge oldu bizim için.

Artık ilkemizdeki pek çok şehirde de bulunun “I Love ….” yazısı elbette Tiran’da da vardı ve burada fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik. 1988 tarihinde ülkenin kurucusu Enver Hoca adına yaptırılan, kongre ve sergi sarayı olması düşünülen ancak günümüzde kaykaycıların ve grafiticilerin kullandığı, metruk haldeki Piramit ise eski günlerindeki şaşasından pek çok kaybetmişe benziyordu.

Tiran merkezindeki gezimizin ardından yaklaşık 12 bin adım atmış, yorulmuş ve sıcaktan bunalmış vaziyette kendimizi yine Bllok bölgesine attık . Artık ezberlediğimiz caddelerden birinde yer alan ve önceden gözümüze kestirdiğimiz İbrahim Rugova Caddesi’ndeki No:39’a gittik öğle yemeği için. Şık bir zeytinyağı ve krikkraktan oluşan şık bir iştah açıcıdan sonra (evet, İtalyan etkisi hala devam ediyor) bir sezar salata ve bir ızgara kalamarlı salata yedik (yaklaşık 1600 lek).  Yorgunluğumuzu biraz hafifletmiş ve son akşam yemeğimiz için yine geri dönmek üzere Bllok bölgesinden otelimize doğru yol aldık.

Bir önceki gece dolu olan ve neredeyse tüm seyahatseverlerin dilindeki Era Restaurant’ta akşam yemeği için yer bulduk. Biz otururken neredeyse 10 masa boşken dakikalar içinde mekânın tamamının dolması bizi çok da şaşırtmadı aslında. Hele bir de ev şarabı, Elbasan Tava, Güveçte Köfte ve son olarak ülkemizde namı alıp başını gitmiş Trileçe’den oluşan yemekler (2100 lek) sıra sıra masayı donattığında günün tüm yorgunluğu üzerimizden giderken, nefis tatlar bize ertesi günü yapacağımız Durres yolcuğu için de enerji verdi resmen.

Era Restaurant

Akşamdan hazırladığımız valizlerimizle otelimizdeki güzel kahvaltının ardından hemen yola çıktık. Tiran Otogarı’na gitmek için yine otobüse bindik, İngilizce bilmeyen insanlara nereye gitmek istediğimizi anlatmak için her yolu denedikten ve bize birkaç kelime İngilizcesi ile yardımcı olan genç bir adamın, hiç İngilizce bilmeyen birini bize mihmandar olarak vermesinde sonra yaklaşık 30 dakika geçmişti ki, otogara ulaştık. O esnada Durres’e giden bir şehirlerarası otobüse yakaladık ve kişi başı 100 lek karşılığında yolculuğumuz başladı. Yolculuk esnasında dikkatimizi çeken şeylerden biri de sıcak hava ve Arnavutluk halkının/devletinin sınırlı imkanlarına rağmen kişisel temizliklerine (onca sıcağa rağmen hiç kimse ter kokmuyordu) ve çevreye (ne yere çöp atan ne de oraya buraya tüküren insanlar yoktu) oldukça dikkat etmeleri idi. Ülkemizin güzellikleri, büyükşehir belediyelerinin imkânı ve halkımızın büyük bir kısmının kullandığı cep telefonu modellerini hatırlayınca, aklıma bin bir soru geldi tabii ki.

Tiran otogarından bindiğimiz otobüs 1 saat sonra Durres otogarındaydı. Orada 10 Euro’ya anlaştığımız bir taksi bizi 20-25 dakika sonra otelimize götürmüştü bile. Hemen tren yolunun üst kısmında yer alan, daha çok Polonya ve Çekya’dan gelen turist ailelerin olduğu otelimiz Villa Belvedere’ye eşyalarımızı bırakır bırakmaz sahile gittik. Upuzun ve tamamen kumdan oluşan sahil oldukça düzenli şekilde hazırlanan şezlong ve şemsiyelerden oluşurken, denize paralel binaların hemen hepsinin altında öncelikle İtalyan mutfağı olmak üzere çeşitli restoranlar ve cafeler bulunmaktaydı. Dalgalı ancak temiz ve kumdan bir tabanı bulunan denizde serinledikten sonra deniz ürünleri restoranına giderek kalamar, balık ve bir içecekten oluşan menüye 900 lek verdik. Denizin çokça dalgalı olması ve yüzmeye imkân vermemesi sebebiyle otelimize döndük ve akşam Durres şehir merkezine gidene kadar dinlendik.

Durres Plaj

Akşam 7 civarı yoldan geçmekte olan bir taksi ile 5 Euro’ya anlaştık ve şehir merkezine gittik. Kısa bir yürüyüşten sonra Medhe Camii ve şehir meydanının olduğu Grigor Durrsaku Caddesi’ne ulaşabiliyorsunuz. Aleksander Roga Caddesi’nden ise sahile kadar inebilir, Venetian Kulesi’nin etrafını dolaşarak Vollga Şehir Parkı’na ulaşabilirsiniz. Burada sizi geniş bir alana yayılmış çocuk parkı, aileleri ile akşam serinliğinde dolaşmaya çıkmış Durres halkı karşılayacak. Sahilde biraz ilerlediğinizde genel görünümün aksine modern, deniz doğru köprü gibi bir yapı ile karşılaşacaksınız, burası Ventus Limanı. Liman ucunda çeşitli ve müzikli mekanların olduğu, gündüz daha çok teknelerin yanaştığı keyifli bir yer, burayı da görmenizi tavsiye ederiz. Bu akşam bizim son gecemiz olduğu için daha fazla yorulmadan otelimize dönmek istedik ve yine bir taksi ile ama bu sefer 10 Euro’ya anlaştık. Rakamın doğru olduğuna birkaç taksiyi çevirip sorduktan sonra emin olduk ancak bindiğimiz taksinin şoförü anlaşmamıza rağmen taksimetreyi açtığında şaşırdık. Akşam trafiğinde bir süre ve aynı rakam üzerine gittikten sonra neredeyse saniye başı çılgınlar gibi(!) 10’ar lek artan ücreti de taksimetre ekranında gördükçe bir an panik olduk. Bunun polise karşı mecburi bir uygulama olduğunu anlamamız oldukça güç oldu, rakamlar hızla ilerlerken ki halimizi varın siz düşünün . O an bize şunu da öğretti aslında, siz siz olun, bilmediğiniz bir dilin konuşulduğu ve baskın yabancı dillerin konuşulmadığı ülkelerde mutlaka otelinizin telefonunu yanınızda bulundurun ve telefonunuzu açık tutun.

 

Durres  Meydanı

 

Durres otogarından gelirken dönüş için de anlaştığımız taksi şoförümüz bizi oteldeki kahvaltımızın ardından saat 13.00’da aldı ve 20 Euro karşılığında Tiran havaalanına götürdü. Yaklaşık 3 saatlik bekleme ve 45 dakikalık rötar sonrasında ülkemize dönmek için uçaktaki yerimizi almış, 40’lı yaşların başlarında insanlar olarak 3 gece 4 günlük yolculuğun bize yettiğine inanmıştık. Uçak Sabiha Gökçen havaalanına inerken “Kasım 2018’de Bosna Herkes nasıl olur?” sorusu kafamızın içinde dolanıp duruyordu. Seyahat geçmeyen bir virüs müydü acaba?

Başak Köse

 

Bir yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>